Aklıma Bi Şey Takıldı!

18/9/2008 - İdeal Ölçüler…

Tüm reklâm kuşakları, reklâmların tüm ayrıntıları ve hatta olası hatalarıyla, program ya da filmlerin güzeli ya da olası mantıksızlığına rağmen; ben, televizyon seyretmeyi çok seviyorum. Bu gidişle günün birinde ben de belki TV eleştirmeni olurum. Ya da TV eleştirmenlerini eleştiren biri olurum.

Küçük yaşlardan beri, denk geldiğimde zap yapmadığım program türlerinin başında, “gezelim görelim” - “aş kendini” vb gibi TV programları geliyor. Hatırlarsanız bundan birkaç sene öncesine kadar, Acun Ilıcalı’da benzeri bir program yapıyor, dünyayı turluyordu. Hatta o dönem çocuklara “büyüyünce ne olacaksın?” diye sorulduğunda, “Acun olucam” cevabı alınıyordu. Hem TV seyredip hem dünyayı turlamak ki üstelik çalıştığınız kanalın harcırahıyla, açıkçası yalnız çocukların büyüyünce olmak istediği bir iş değil.

Şimdi çocuklar Acun olmak istiyor, biz de zamanında Barış Manço olmak isterdik. Hatırlarsınız, Barış Manço da her yeri dolaşırdı. Hatta bir programında, tam Ekvator çizgisinin bulunduğu yere gitmişti. Eline; altında delik olan bir tas su almış, ekvatorun bir o tarafına geçip döküyordu suyu, bir de bu tarafına geçiyordu. Su, farklı yönlere dönerek dökülüyordu. Taş çatlasın 8–9 yaşlarındaydım. Ve hala daha o kareler aklımdan çıkmaz. Şimdi de favorim Digiturk Home TV’deki “Yiyeceklerin Sırrı” programının yapımcısı…

Her neyse asıl konu; böyle dünyayı gezince, bilmediğimiz bir sürü şey öğreniyoruz. Ya da gezginlerin anlattıklarını öğreniyoruz. İnternette bu konuda bize en büyük yardımcı…

Mesela;
Karşınıza sabahın köründe birden bir Japon çıksa ve “Ohaaa” diye bağırsa ne yaparsınız? (Sanırım oha falan olursunuz ) Ama olay o değil… “Ohaaa” Japonca da “Günaydın!” anlamında kullanılırmış. “Ohaaa” denilirken iki elin başparmaklarıyla işaret parmakları yuvarlar şekilde birleştirilir. Nida gerçekleşirken parmaklar açılır. Değişik geldi değil mi? Komik ama gerçek 

Şimdi olayı tersine çevirelim. Ve bizim farkında olmadan söylediklerimiz, diğer insanlara nasıl geliyor bakalım. Bu konuda da internet sağ olsun diyorum ve konu başlığını veriyorum. “Türk Ölçü Birimleri” Farkındayız ya da değiliz ama hep kullanıyoruz.

Anlatılana göre; “Başarılı bir Türk aşçı, Fransa'da bir lüks otele transfer edilir. Diğer aşçılara bazı tarifler öğretmesi gerekmektedir. Geçerler ocağın başına… Bizimki başlar:
— Bir tutam maydanoz, bir tutam karabiber, yetecek kadar su...
Fransız dayanamaz sorar:
— Bunların bir ölçüsü yok mu?
Bizimki terslenir:
— Ben ne diyorum? Bir tutam olacak demedim mi?”

Durum onu gösteriyor ki; gerçekten bize özgü bir ölçü anlayışımız var. Devam ediyorum. Mesela; bir demet maydanoz - iki tutam karabiber - bir diş sarımsak - bir avuç fındık - bir tepeleme çay kaşığı tuz - bir silme çay kaşığı tuz - bir fiske tuz - bir cimcik un - alabildiğince un - kulak memesi kıvamına gelinceye kadar…

Geliştirerek devam edelim. Bunlar aslında karşınızdaki kişinin nasıl bir ortamda yetiştiği, sosyokültürel yaşantısı gibi konularda derin tespitler yapmanıza sebebiyet veren ölçü birimleridir. Örneklere devam; Bir adım yol - bir dünya iş - bir araba laf - kafam kadar - buradan sana kadar - bilemedin kapıya kadar - geçen bir balık yakaladık kolum gibi - öküz gibi ses çıkarıyor – kedi kadar fare - üç kalem mal - iki satır yazı - bir tek rakı - Allah'ın unuttuğu yer -  göz alabildiğine geniş - kapı gibi adam – toplu iğne başı kadar yer – anasının dini kadar uzak – göz açıp kapayıncaya kadar çabuk – bardaktan boşanırcasına yağmur – tüy gibi hafif – kazık kadar adam – imamın abdest suyu gibi – bi koşu gidip gelmek – diz boyu – incir çekirdeğini doldurmayan mesele - kaşıkla verip kepçeyle almak…

Bize göre yol tarifinde, bir ölçü birimi olarak yüz metre; bir 100 metre = 300 metredir. Yani aradığınız yeri, kaybolmak üzereyken birine soracak olursanız ve o size “100 metre ilerde” diyorsa, siz aslında en az 300 metre yürüyeceğinizi bilmelisiniz. Kavgaya giderken de 'bir kamyon adam' toplanır. Bu, sayı belirtmek için uygun bir sıfattır.

Bir de “fi tarihi” vardır. Hani uzata uzata söyleriz. “oo ooo o ta fi tarihinde gitmiştik” gibi… Aslında “fi tarihi”: Osmanlıcadan kalma bir deyim. Osmanlıcada tarih atılırken “fi” edatı kullanılırdı. Örneğin; bir resmi yazının altına “fi 12 recep 245” diye tarih atılırdı. “fi” tarihi deyimi ise tarihin “fi” ile verildiği zaman anlamındadır; “ta o zamandan kalma”, “çok eskiden olmuş” şeylerle ilgili olarak kullanılır.

Konuşurken, karşınızdaki insan ya da insanların sizi can kulağıyla dinlemesini istiyorsanız bu tasvirleri kelimelerinizin arasında kullanın derim. Çok işe yarıyor. Anlattıklarınızı dinleyenlerin uykusunun gelmemesi için birkaç “ideal ölçü” yeterli olacaktır. Konuşmalarınız sıcak sohbetlere dönüşecektir.  Deneyin derim…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

18/2/2008 - Cevaplar Kitabı...

Bir arkadaş ortamında çok eğlenceli bir Cumartesi akşamı geçirmekteydik. Sohbet öylesine eğlenceli bir hal aldı ki, sıra Tabu oynamaya gelmişti. Tahmin edileceği gibi, o dakika itibariyle ortam kahkahadan geçilmiyordu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız bir anda elimize geçen bir kitap ortamı birden esrarengiz bir hale soktu.

Siyah, kalınca ve üzerinde “Cevaplar Kitabı” yazan bu kitap sanki canlıydı. Sizi ve ortamdaki herkesi kendinizden öte tanıyordu sanki…

Bilmem hiç fal baktırdınız mı? Hani fal bakan kişi sizi hiç tanımıyor olsa da hakkınızda her şeyi biliyor gibi gelir ya insana… Hani şaşkınlıktan dona kalırsınız. Bu kitapta, ele geçince inanın, aynen dona kalıyor insan şaşkınlıktan.

Kitabın sahibi olan arkadaşımız, önce sol elimizi kitabın üzerine koymamızı istedi. Bu işlemden sonra, ister içinizden isterseniz ortamdaki herkesin duyabileceği şekilde, yorum gerektiren bir soru sormamızı istedi. Soru da sorulduktan sonra, bu kez diğer elinizle kitabın herhangi bir sayfasını açıp, sorunuza aradığınız cevabı bulabildiğinizi söyledi. İşlemi aynen yerine getirdik. Ve alınan cevaplar bizi kısaca şok etti.

Belki bu kitapla benden çok önce tanışanlarınız vardır. Kitap 2000’li yılların başında piyasaya çıkmış. Remzi Kitapevi’nin "Cevaplar Kitabı" adıyla Türkçesini bastığı, Carol BOLT adlı, kanımca ticari zekâsı süper bir Amerikalının yazdığı fal gibi bir kitap. Yazılmış bir kitap değil de, icat edilmiş bir gereç sanki.

Kitap yedi yüz dört sayfa içeriyor. Sayfalarının her birinde, kısa kısa cevaplar yer alıyor. "evet", "belki", "fazla vakit geçmeden yap", "bundan emin olabilirsin", "biraz daha bekle", "aslında bunu umursamıyorsun", "hayır", “babana sor”, “endişelenme” gibisinden, her duruma uygun yorumlar bunlar.

Herhangi bir konuda kafası soru işaretleriyle dolu kararsız birisi, kitabı eline alıp, bir soruya odaklanarak, sorusunu sorduktan sonra, öylesine bir sayfayı açarak sorusuna cevabını alsın diye amaçlanmış. Hani bazen uyku tutmaz, bir an gelir konuşacak birini ararsınız, gecenin kör saati olduğundan kimseyi arayamazsınız ya…  Hah, tam da o zamanlar için bu kitabın el altında bulunması oldukça uygundur.

Özel hayatınızın dönüm noktalarında rol oynayan cevapları verebilecek, sıkıştırılmış psikolog kıvamımdaki bu kitaba daha önce sorulmuş ve sorulması muhtemel sorulara birkaç örnek vererek kitabı size daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum. “Cevaplar Kitabı”na sormak üzere sizin için hazırladığım sorulardan ve muhtemel gelecek cevaplardan bazıları;

1) Soru: "Kitap, ben bu adamla evleneyim mi?"
Kitap: "Babana Sor."

2)  Soru: "Kitap, internetten başvurduğum ve Acun’un sunduğu “Var mısın? Yok musun?” programına katılabilecek miyim? Ve bu programda para kazanabilecek miyim?”
Kitap: "Neden olamayacağını sıralayan bir liste yap"

3)  Soru: “Kitap, o vitrinde gördüğüm çizmeler (gerçi benim evdeki diğer çizmeme çok benziyor ama) sence almalı mıyım?”
Kitap: “Bu boşuna para harcamak olur.”

4)  Soru: “Ama ben çıkıp biraz dolaşmak ve kendim için bir şeyler almak istiyorsam ne olacak?”
Kitap: “Uygun zamanı kolla."

5)  Kitap: “Sen bana bir şeyler mi anlatmaya çalışıyorsun? Sorularımla seni sıkmıyorum değil mi?”
Kitap: “Şansını fazla zorlama.”

Sonuç olarak kitap kalabalık ortamların eğlencesidir.  Şiddetle tavsiye ediyorum. Bulun, alın, sorun ve uygulayın… Yani isterseniz.

Meraklısına Not: Birde bu kitabın devamı ve yine aynı yazarın “Aşk ile İlgili Cevaplar Kitabı” adlı bir kitabı da var.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

1/11/2007 - Yaprak Sarma Unutulur Mu?

Biraz ağzınızı sulandırayım dedim…

Mutlaka bilirsiniz, Âlem FM’de sabahları “Nihat’la Curcuna” programını... Akşam saatlerinde de “Nihat’la Sivrisinek” diye bir program yapıyor. Sürekli dinlediğim programcılardan en birincisi diyebilirim.  Özellikle akşam saatlerinde, Nihat’ın programında, genellikle; nereye nasıl gidilir, nerde ne yenir, ne nasıl yapılsa daha lezzetli olur gibi konular açılıyor. İki programda drive time’da olduğu için trafiktekilerin vay haline… O trafikte o yemekler nasıl bulunur bilmem. Ama insanın canı mutlaka bir şeyler çekiyor.

NTV radyoda da geçen gün konu Türk mutfağıydı. Çok iyi bildiğimiz bir konu gibi geliyor. Ama bilmediğimiz o kadar çok şey varmış ki… Mesela; Türk mutfağında 270 çeşit patlıcanla yapılan yemek varmış bir zamanlar… Ama günümüze bunun yalnızca 70’i tarif olarak kalmış. Yani yaklaşık 200 çeşit patlıcanla yapılan yemek tarifi unutulmuş gitmiş. Bunun nedeni; çalışan bayanların sayılarının artması olarak öngörülüyor.

Teknoloji çağındayız. Çalışan bayanların oranı gün geçtikçe artıyor. Yani bu durumda aklıma şu soru geliyor. Acaba yaprak sarma da gün gelir unutulur mu?

Eskiden, mısırlılar çoğunlukla hiyerogliflerle ne yaptıklarını gelecek nesillerine resmederlermiş ya… Ben de kayıtlara geçmesi açısından notlar halinde anlatmak istedim meşhur yaprak sarmayı… Unutulur falan korktum açıkçası… Düşünsenize bir; bundan yıllar sonra bir grup bilim adamı bir araya gelmiş yaprak sarma ne ola ki diye araştırma yapıyor. Kayıtlara geçmesi ve bu bir grup bilim adamına ışık tutması açısından bazı kısa notlar geçeyim dedim.

Kullanılan yaprak asma yaprağıdır.

Çok uzun zaman alan ama çok lezzetli olan bir yemek ve bir anda bitiveren bir yemek çeşididir.

Etlisinin ufağı, zeytinyağlısının yüzük parmağı tanımına gireni makbuldür.

Böyle sıkı sıkı sarılmış, dağılmadan pişirilebilmiş, taze taze, zeytinyağlısı ya da yoğurtlu olmak suretiyle kıymalısı pek güzel olan dolma çeşidi.

Egede zeytinyağlısı, doğuda etlisi yapılan nefis yaprak dolması. Zeytinyağlısı etsiz olduğu için soğuk ve ekşili yenmesi tavsiye edilirken, etlisi sıcak ve yoğurtlu olarak alınmalıdır. Zevkler ve renkler tartışılmaz.

Avrupa’daki Yunan restoranlarında “dolmades” diye tanımlandığı söylenir.

Size bir sır; annemin memleketi Beypazarı’nda etli yaprak sarma harcının içine dereotu da eklerseniz tadından yenmez. Dereotlu yaprak sarması meşhurdur. Beypazarı’na giderseniz ısrarla isteyiniz.

Sonuç olarak, Türk mutfağında tarifi unutulup giden yemeklerin arasında günün birinde yaprak sarmanın da eklenmesini hiç istemem. Teknoloji ilerledikçe bazı şeylerin unutulması madem olası gibi gözüküyor o zaman bizde teknoloji aracılığıyla unutulmasını istemediklerimizi yaşatırız.

Diyeceğim o ki; son günlerde yaygın teknoloji hastalıklarından facebook’ta, insanlar birbirlerine kahve, rakı, bira, midye dolma vb. gibi sanal gönderiler yapıyor. Hatta kurulan sanal rakı sofralarına dansöz bile gönderiliyor. Geçen gün bi baktım bizim yaprak sarmada sanal ortamda, sanal masalarda, sanal şekilde afiyetle yeniyor. E afiyet olsun…

Bu arada bu facebook harika bir şey. Tavsiyem odur ki kendinizi kaydedin. İnsan senelerdir görmediği birçok arkadaşını burada bir tıkla bulabiliyor. Teknoloji bazen, bazı anıları yeniden anımsatabiliyormuş…

Not: Bildiğim bir şey var ki, bu yazı okunduktan sonra evlerde yaprak sarma pişecek… Kokusunu duyar gibiyim…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

30/5/2007 - Küçük bir araştırma!

Bu aralar “Lost” üzerinde o kadar düşünür oldum ki bu sayıda da bahsetmeden geçmeyeceğim. “Lost”ta konu Avustralya’da bir ada olunca bu coğrafyanın taaa eski zamanlarına dönüp küçük bir araştırma yapmadan duramadım. Araştırma sırasında zaten var olduklarını bildiğim Aborijinleri daha da derinden incelemek çok eğlenceliydi. Çok değişik bir yaşam tarzı ve çok değişik felsefeleri var. Bu şu an ki yaşantıya o kadar uzak ki…

 

Aborijinler, doğaya o kadar saygılılarmış ki sinek bile küçük ama onların midelerini bulandırmıyor. Tam tersi bazen hayat kurtarıyor. Sinekler hakkında düşündükleri bayağı ilgimi çekti. “Onlar, kulaklarımızın içine dolarlar. Çünkü her gece uyurken kulaklarımıza dolan kumu ve kiri temizlerler. Bizlerin harika bir işitme yeteneğine sahip olduğumuzu görebiliyor musun? Evet, onlar burnumuza da girerler ve orayı da temizlerler. Önümüzdeki günlerde hava daha da sıcak olacak ve burnun temizlenmezse, daha çok rahatsız olacaksın. Sıcaklar dayanılmaz olunca hava alabilmek için ağzını açmak zorunda kalacaksın. Bak bizim tenimiz ne kadar yumuşak. Sadece yürüdüğü için teninin rengi değişen bir canlı görmemiştik. Biz, kimsenin derisini bir yılan gibi kuma bıraktığını görmedik. Senin teninin sinekler tarafından temizlenmeye gereksinmesi var ve günün birinde sineklerin yumurtladığı yere geldiğimizde, yemeğimizi de onlar sağlayacaklar.”

 

Aborijinler, yeryüzündeki her şeyin bir ruhu olduğunu ve bunların dünyaya yarar sağlamak için var olduklarına inanıyorlar. Ve doğaya o kadar saygılıdırlar ki, sadece ayakta kalmalarına yetecek kadarıyla yetiniyorlar. Bitkilerin tümünü koparmıyorlar. Bir kısmı toprakta bırakarak yeniden yetişmesini sağlıyorlar. Hayvanları yettiği kadar avlıyorlar, onlara zarar verecek bir şey yapmıyorlar. Hatta bazıları gömülmek istemiyorlar. Böylece hayvanlar tarafından yenerek ve toprağa karışarak doğadan aldıklarını ona bu şekilde vereceğini düşünüyorlar.

 

Kimseyle yarışmayı da sevmiyorlar; "Birisi kazanınca diğerleri kaybeder. Bunun nesi eğlenceli ki? Oyunlar eğlenmek içindir. Neden insanları böyle bir deneyime tabi tutup, sonra da tek bir kişiyi gerçekten kazananın o olduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz?" diyorlar. (Sanırım, Hurley sayısalda kazandığı için neden lanetli şimdi daha iyi anlıyorum)

 

"İnsanlar hoşlarına gitmeyen her şeyi anlamaya çalışmaktansa yok etme yoluna gitselerdi var olmazlardı." diyorlar. Bir şeyleri değiştirme çabasında değiller, hiçbir şeyi de eleştirmiyorlar. Yalnızca kabul ediyorlar. (Felçli ayaklarının birden iyileşmesini araştırmayan Locke’u şimdi daha iyi anlıyorum)

 

"İnsanların yaşamında pasta kreması diye bir şey var. Bu, onların var oluşlarının tüm dakikalarını yüzeysel, yapay, geçici, hoş lezzetli, hoş görünüşlü tasarılar yapmakla geçirdikleri ve yaşamlarının pek az zamanının sonsuz varlıklarını geliştirecek eylemlere ayırdığının bir kanıtı bizce." diyorlar. Onların inancına göre maddesel nesneler korkuya yol açar. İnsanlar ne kadar çok üne ya da mala sahipse o kadar çok korkarlar. Ve olasılıkla sadece bu nesneler için yaşarlar.

 

Aborijinlere göre herkesin bir görevi var. Bazıları insanlara şifa vermek için, bazıları alet yapmak için, bazıları ise sır tutmak için dünyaya gelir ve yaşamı boyunca bu görevi yerine getirmeye çalışır. (“Lost”ta da böyle değil mi? Çok iyi balık tutmayı bileni var, bir doktor var, birinde bir bavul dolusu bıçak var, vs vs vs her birinin ayrı bir görevi var sahi!)

 

Bilim adamlarına göre Avustralya’da elli bin yıldır insanlar yaşamakta. Elli bin yıl sonra ormanları yok etmemiş, suları kirletmemiş, canlı türlerinin soyunu kurutmamış, hiçbir türlü zehirlenmeye yol açmamış olmaları ve bununla birlikte her zaman bolca yiyecek ve korunak bulmuş olmaları gerçekten şaşırtıcıdır. (“Lost”ta bu anlamda bayağı şaşırtıcı)

 

Aborijin duası; “Her şey yeterli olsun! Seni ayakta tutmaya yetecek kadar güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni diliyorum. Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum. Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum. Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk diliyorum. Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek. Kadar acı diliyorum. İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum. Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar kayıp diliyorum. Son elveda’yı atlatmana yetecek kadar merhaba diliyorum.”

 

Bir de küçük hikâye; Kangurulara neden Kanguru dendiğini biliyor musunuz?

 

Avusturalya’ya ilk adım atan İngiliz Kaptan Cook ya da James Cook, kıtaya geldiğinde Avustralya kıtasına ilk kez ayak bastıklarında sahilde onları yerliler karşılamış. İki taraf da birbirinden tedirginmiş ama bakmışlar ki kimsenin kimseye zararı yok, beyazlar yanlarında getirdikleri hediyeleri Aborijinlere vermiş. Onlar da sevinmişler. Kendilerince karşılık vermişler. İki taraf da böyle karşılıklı birbirine yoklarken yanlarından zıp zıp zıplayan şimdilerde Kanguru dediğimiz bir hayvan geçmiş. Beyazlar ilk kez görüyorlarmış bu hayvanı. Acayip ilgilerini çekmiş tabi. Aborijinlere bunun canlının ne olduğunu, canlıyı göstererek ve tarzanca sormaya çalışmışlar. Aborijinler de “Kanguru” diye cevapvermişler. İşte o gün bu gün biz bu zıplayan keseli hayvanlara kanguru diyoruz.

 

Bu arada kanguru Aborijince “Ne diyorsun sen yabancı? Bilmiyorum” demekmiş!

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

28/2/2007 - Ayrıntılar ve açıklamaları…

Ayrıntıları yakalamaya hep hazırım. Sanki elimde her daim bi cımbız sürekli hayattaki ayrıntıları çekip çıkarıyorum. Peşinden sorular sıralanıyor. Sorulara yanıt ararken birilerini sıkıyorum, birileriyle de daha sağlıklı iletişim kurabiliyorum. Eninde sonunda ayrıntı, ana fikre ulaştırıyor. Bu çoğu zaman çok eğlenceli olabiliyor. Bakınız “Lost”.

 

Hayattaki ayrıntıları, ayrıntılı incelememde en zevkli olan reklâmları incelemek olmuştur. İster tv, ister radyo, isterse açık hava reklâmları hep benim kendimce incelemelerime maruz kalmıştır. Aynı edebiyat dersindeki “şair/yazar ne demek istemiş” lere benzer bu… Firma burada ne demek istemiş?

 

Mesela; hiç dikkat ettiniz mi? Neden saat reklâmlarında kullanılan saat görsellerinde saatler hep onu on geçer? Uzunca süre gözetim altına aldım bu durumu… Bir tesadüf müydü bu? Yoksa saatler yeni imal edildiklerinde ve henüz çalışmadıklarında hep onu on geçere mi ayarlanıyordu? Ya da bunun altında psikolojik bir “gel vatandaş gel bu saati al” mesajı veren bilinçaltı reklâmımı yatıyordu? Ve sonunda bu ayrıntının merakı beni bir sonuca ulaştırdı. Akrep ve yelkovan size kucak açıyormuş gibi pozitif bir çekicilik sağladığı için hep saat reklâmları onu on geçere ayarlanıyormuş. Bu bilgiyi tesadüfen tanıştığım çok ünlü bir saat firmasının üst düzey bir yetkilisinden öğrendim ve soru işaretleri silindi.

 

Fakat benim bununla yetinmem mümkün değil. Peki, saat neden hep saat yönünde yani sağa doğru dönüyordu? Niye sola doğru dönen bir saat yoktu? Bu önüne geçilemez ayrıntı merakımın faydası olan cevaplardan biride bu işte… İlk saat mısırlılar tarafından güneş saati olarak bulunmuş. Yere dikilen bir sopa sayesinde güneşin hareketi yerde çok daha iyi inceleniyor ve sopanın gölgesi takip edilerek, saat takip edilebiliyormuş. Bu gölge Mısır’da saat yönünde, yani sağa doğru hareket ediyor. O gün bugün saatler hep sağa yani saat yönünde hareket ediyor.

 

Bilgilenmeyi seviyorum. Gerekli ya da gereksiz bilgiler bana zarar değil fayda sağlar düşüncesindeyim. Özellikle ayrıntılar gözden kaçırılmamalı… Bana göre hayat çoğunlukla ayrıntılarda gizli… Ayrıntılarla sonuca ulaşmakta mümkün, ayrıntılarla sonuçtan uzaklaşmakta… Aradaki dengeyi kurmak önemli galiba…

 

Şunun iyi farkındayım ki “Lost” tam anlamıyla bir ayrıntı avı… “Lost” bağımlıları şöyle bi yerlerinde doğruldu sanki hıı? Bilmeyenlerde soru işaretli gözlerle mi bakıyor ne? Neyse efendim “Lost” Amerikan abc kanalında yayımlanan bir dizi… Sidney’den Newyork’a giden bir uçağın okyanus üzerinde düşmesi sonucu hayatta kalanların başlarından geçenleri konu alıyor. Macera canım ne var ki onda demeyin bağımlılık yapıyor. Ayrıntıları kaçırdınız mı dizinin tadı kalmıyor benden söylemesi…

 

“Los”t meraklıları için bazı bilgiler;

 

Yoon-jin Kim, yapımcılar tarafından önce Kate karakteri olarak düşünülmüş fakat daha sonradan vazgeçilerek Yoon-jin Kim için Sun karakteri yaratılmıştır.
 

Dizide Sawyer karakterini canlandıran Josh Holloway, People Dergisi'nin seçtiği "Dünyanın En Güzel 50 İnsanı 2005" listesinde yer almaktadır.
 

Jack rolü için ilk önce Micheal Keaton seçilmiş ve Jack karakterinin ilk bölümde ölmesi düşünülmüştür. Fakat daha sonra Jack karakterinin dizide lider konumunda olmasına karar verilmiş ve Micheal Keaton yerine Matthew Fox, Jack olarak seçilmiştir.
 

Dizide Jin karakteri ile tanıdığımız Daniel Dae Kim, People Dergisi'nin 2005 yılı, "Yaşayan En Seksi Erkek" listesinde yer alıyor.
 

Adada yer alan uçak enkazı Delta Airlines'tan bir girişimci tarafından 50.000 bin dolara satın alınmış, ABC/Touchstone'a dizide kullanılmak üzere 200.000 dolara satılmıştır.
 

Sawyer'ın dizide okuduğu "Watership Down" isimli kitabın yazarı Richard Adams'tır. Watership Down bir grup kayıp (lost) tavşanın, yeni yuva aramalarını konu alan bir masaldır.
 

Lost'un ilk bölümü ABC'de 18.65 milyon kişi tarafından izlenmiştir.
 

Dizide Ethan karakteri ile tanınan William Mapother, Tom Cruise'un kuzenidir. 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : lost

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Akıl kurcalayan gerekli ve gereksiz bi şeyler....

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

lost On dönüm bostan yan gel yat Osman&#8230;

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım