Küçük bir araştırma!

Bu aralar “Lost” üzerinde o kadar düşünür oldum ki bu sayıda da bahsetmeden geçmeyeceğim. “Lost”ta konu Avustralya’da bir ada olunca bu coğrafyanın taaa eski zamanlarına dönüp küçük bir araştırma yapmadan duramadım. Araştırma sırasında zaten var olduklarını bildiğim Aborijinleri daha da derinden incelemek çok eğlenceliydi. Çok değişik bir yaşam tarzı ve çok değişik felsefeleri var. Bu şu an ki yaşantıya o kadar uzak ki…

 

Aborijinler, doğaya o kadar saygılılarmış ki sinek bile küçük ama onların midelerini bulandırmıyor. Tam tersi bazen hayat kurtarıyor. Sinekler hakkında düşündükleri bayağı ilgimi çekti. “Onlar, kulaklarımızın içine dolarlar. Çünkü her gece uyurken kulaklarımıza dolan kumu ve kiri temizlerler. Bizlerin harika bir işitme yeteneğine sahip olduğumuzu görebiliyor musun? Evet, onlar burnumuza da girerler ve orayı da temizlerler. Önümüzdeki günlerde hava daha da sıcak olacak ve burnun temizlenmezse, daha çok rahatsız olacaksın. Sıcaklar dayanılmaz olunca hava alabilmek için ağzını açmak zorunda kalacaksın. Bak bizim tenimiz ne kadar yumuşak. Sadece yürüdüğü için teninin rengi değişen bir canlı görmemiştik. Biz, kimsenin derisini bir yılan gibi kuma bıraktığını görmedik. Senin teninin sinekler tarafından temizlenmeye gereksinmesi var ve günün birinde sineklerin yumurtladığı yere geldiğimizde, yemeğimizi de onlar sağlayacaklar.”

 

Aborijinler, yeryüzündeki her şeyin bir ruhu olduğunu ve bunların dünyaya yarar sağlamak için var olduklarına inanıyorlar. Ve doğaya o kadar saygılıdırlar ki, sadece ayakta kalmalarına yetecek kadarıyla yetiniyorlar. Bitkilerin tümünü koparmıyorlar. Bir kısmı toprakta bırakarak yeniden yetişmesini sağlıyorlar. Hayvanları yettiği kadar avlıyorlar, onlara zarar verecek bir şey yapmıyorlar. Hatta bazıları gömülmek istemiyorlar. Böylece hayvanlar tarafından yenerek ve toprağa karışarak doğadan aldıklarını ona bu şekilde vereceğini düşünüyorlar.

 

Kimseyle yarışmayı da sevmiyorlar; "Birisi kazanınca diğerleri kaybeder. Bunun nesi eğlenceli ki? Oyunlar eğlenmek içindir. Neden insanları böyle bir deneyime tabi tutup, sonra da tek bir kişiyi gerçekten kazananın o olduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz?" diyorlar. (Sanırım, Hurley sayısalda kazandığı için neden lanetli şimdi daha iyi anlıyorum)

 

"İnsanlar hoşlarına gitmeyen her şeyi anlamaya çalışmaktansa yok etme yoluna gitselerdi var olmazlardı." diyorlar. Bir şeyleri değiştirme çabasında değiller, hiçbir şeyi de eleştirmiyorlar. Yalnızca kabul ediyorlar. (Felçli ayaklarının birden iyileşmesini araştırmayan Locke’u şimdi daha iyi anlıyorum)

 

"İnsanların yaşamında pasta kreması diye bir şey var. Bu, onların var oluşlarının tüm dakikalarını yüzeysel, yapay, geçici, hoş lezzetli, hoş görünüşlü tasarılar yapmakla geçirdikleri ve yaşamlarının pek az zamanının sonsuz varlıklarını geliştirecek eylemlere ayırdığının bir kanıtı bizce." diyorlar. Onların inancına göre maddesel nesneler korkuya yol açar. İnsanlar ne kadar çok üne ya da mala sahipse o kadar çok korkarlar. Ve olasılıkla sadece bu nesneler için yaşarlar.

 

Aborijinlere göre herkesin bir görevi var. Bazıları insanlara şifa vermek için, bazıları alet yapmak için, bazıları ise sır tutmak için dünyaya gelir ve yaşamı boyunca bu görevi yerine getirmeye çalışır. (“Lost”ta da böyle değil mi? Çok iyi balık tutmayı bileni var, bir doktor var, birinde bir bavul dolusu bıçak var, vs vs vs her birinin ayrı bir görevi var sahi!)

 

Bilim adamlarına göre Avustralya’da elli bin yıldır insanlar yaşamakta. Elli bin yıl sonra ormanları yok etmemiş, suları kirletmemiş, canlı türlerinin soyunu kurutmamış, hiçbir türlü zehirlenmeye yol açmamış olmaları ve bununla birlikte her zaman bolca yiyecek ve korunak bulmuş olmaları gerçekten şaşırtıcıdır. (“Lost”ta bu anlamda bayağı şaşırtıcı)

 

Aborijin duası; “Her şey yeterli olsun! Seni ayakta tutmaya yetecek kadar güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni diliyorum. Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum. Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum. Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk diliyorum. Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek. Kadar acı diliyorum. İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum. Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar kayıp diliyorum. Son elveda’yı atlatmana yetecek kadar merhaba diliyorum.”

 

Bir de küçük hikâye; Kangurulara neden Kanguru dendiğini biliyor musunuz?

 

Avusturalya’ya ilk adım atan İngiliz Kaptan Cook ya da James Cook, kıtaya geldiğinde Avustralya kıtasına ilk kez ayak bastıklarında sahilde onları yerliler karşılamış. İki taraf da birbirinden tedirginmiş ama bakmışlar ki kimsenin kimseye zararı yok, beyazlar yanlarında getirdikleri hediyeleri Aborijinlere vermiş. Onlar da sevinmişler. Kendilerince karşılık vermişler. İki taraf da böyle karşılıklı birbirine yoklarken yanlarından zıp zıp zıplayan şimdilerde Kanguru dediğimiz bir hayvan geçmiş. Beyazlar ilk kez görüyorlarmış bu hayvanı. Acayip ilgilerini çekmiş tabi. Aborijinlere bunun canlının ne olduğunu, canlıyı göstererek ve tarzanca sormaya çalışmışlar. Aborijinler de “Kanguru” diye cevapvermişler. İşte o gün bu gün biz bu zıplayan keseli hayvanlara kanguru diyoruz.

 

Bu arada kanguru Aborijince “Ne diyorsun sen yabancı? Bilmiyorum” demekmiş!

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !